Content area
Abstract
Bundan yaklaşık dört yıl önce ABD'de yapılan Full Frame Belgesel Festivali için hazırlanan bir belgesel çalışmasında yer almıştım. Kültürlerarası diyalogu güçlendirmek amacıyla altı Türk ve altı Amerikalı yönetmen, altı tema çerçevesinde on iki kısa belgesel üretecekti. Bizim şansımıza ikindi ya da öğleden sonra (afternoon) teması çıktı. Yaklaşık üç ay kadar bu temayı hangi “mikrokozmos” dâhilinde ele alacağımız düşündük. Özellikle 11 Eylül sonrası oluşan ve Samuel Huntington'ın “medeniyetler çatışması” yaklaşımı ile kuramsallaştırılan bir ortamda yapılan bu işin, bir tür kültürel temsil ya da bir tür kültürel nazar anlamını da taşıyacağını düşünerek; bu işte belki de haddinden fazla titiz davranıyorduk. Sonunda İstanbul Kuştepe'de bir ilköğretim okulunun birinci sınıflarından ikisinin bir haftasını ele almaya karar verdik. Kurumsal bir eğitimle ve dolayısıyla Althusser'in devletin ideolojik aygıtları arasında saydığı “okul” ile ilk tanışmaları olan bu alan, aynı zamanda çocukların zaman gibi soyut mefhumları da kavramaya başladıkları bir evrendi. Okul mikro-kozmosu içinde karakter arayışlarımız sürerken Fırat adında bir ilkokul birinci sınıf öğrencisi ile karşılaştık. Onu daha yakından tanımak amacıyla çeşitli sorular yöneltiyor ve bir yandan da verdiği cevaplardan belgeselile ilişkilendirebileceğimiz anlamlar aramaya çalışıyorduk.
Fırat'a nerede oturduğunu sorduğumuzda, yönleri tam olarak tayin edemediğinden, bize bir türlü derdini anlatamıyordu (ya da biz belki onun dilinden anlamıyorduk). “Düz gidiyorum, merdivenleri geçiyorum, kahverengi köpeğin olduğu sokak bizim sokak” diyordu. Evin okula yakınlığı konusunda bu bilgiler pek işe yaramadığından biz “Buralara yakın mı?” diye sorduk. Sonra Fırat'ın cevabı geldi: “Bizim İstanbul'umuz buraya çok uzak.” Fırat'ın cevabı aslında bildiğimiz bir gerçeği su yüzüne çıkarmıştı. Biz bir mekânı, kenti ya da kültürü temsil etmeye kalktığımızda; bu temsil mutlaka bir başka noktaya uzak kalacaktı. Özellikle gözlemci yaklaşımıyla temsil işine girişildiğinde, bu çaba hem yakınlık hem de uzaklık barındırmaktaydı. Temsil doğası gereği olgunun ya da gerçek şeyin aslı değildi. Biz de böyle olduğu halde bunun bir şekilde hakikatle daha dolaysız (filmin daha dolaysız bir temsil aracı olduğu düşünüldüğünde) bir temsil ilişkisi barındırdığıiçin kanonlar duvarları ile çevri bir evrende kalakalmıştık. Ancak her ne kadarbirinin İstanbul'u bir diğerinin İstanbul'una uzak düşse de bizim temsilini sunacağımız İstanbul yine de hakiki kalacaktı. İş olgusal (factual) üretimde biraz daha az karmaşıktı. Zira kurmaca temsilde bu süreç biraz daha karmaşık bir hal alıyordu. Ancak yaratıcının içinden çıktığı yapı (toplumsal, kültürel, siyasal, vb) yaratım sürecini ve dolayısıyla yaratımın kendisini etkilediğinden aslında ne yaparsak yapalım ne kanonlar duvarından ne de toplumsal yapılardan sakınabilirdik. Yani daha az popüler olan üretim biçimlerinde bunlardan uzak durmak mümkün olmakla birlikte tamamen kaçınmak imkânsızdı.
Bütün insanlar birbirine benzeyen organları ile aynı algıyı, aynı dünyayı paylaşır. Bunun yanında iki farklı insan aynı hakikati görmez. İki farklı grup hiçbir zaman tam olarak aynı çevreyi aynı şekilde değerlendirmez. Bilimsel yaklaşım bile bununla aynı özellikleri gösterir. Pek çok yaklaşımın içinden biri seçilirl Bununla beraber Tuan ve Lynch gibi âlimlerin mekânın ya da kentin anlamlandırılmasına ilişkin yaptığı çalışmalarda; cinsiyet, yaş, toplumsal sınıf, kültür gibi değişkenlerin uzamsal bir yapı ve toplumsal bir arena olarak kentin anlamlandırılmasında benzer yaklaşımları ortaya koyduğu da gözlemlenmiştir.” Demekki aynı zamanda toplumsal yapılardaki değişiklikler toplumun genelinde ve belli gruplar içinde belli yönde bir algı ve anlamlandırma yapılabilmesini de sağlayabilmektedir.





