Headnote
Öz: Abraham a Sancta Clara adıyla ünlenen Johann Ulrich Megerle 17. yüzyılda Almanca konuşulan coğrafyanın en önde gelen vaizlerindendir. Arkasında bıraktığı yaklaşık 600 kitaplık külliyatıyla da büyük bir yazardır. Ünü kendinden sonraki yüzyıllara sarkmış, Goethe'den Schiller'e ve Heidegger'e kadar uzanmıştır. Türklerin II. Viyana Kuşatması sırasında yazdığı eseri o dönemde Avrupa'nın Türklere bakışını göstermek açısından son derece önemlidir. Bu makale onun Auff, auff, ihr Christen! başlıklı meşhur eserini metin çözümlemesi yöntemi kullanarak ayrıntılarıyla incelemekte, 17. yüzyıl Viyana'sından hareketle nasıl bir Türk ve Müslüman portresi çizildiğini sorgulamaktadır. Çözümlemede Sancta Clara'nın Türkleri barbarlık ve vahşilik ekseninde son derece olumsuz sıfat ve adlandırmalarla nitelediği görülmektedir. Bununla birlikte çözümlenen eseri daha ilginç kılan nokta, olumsuz sıfatların yanında Türklerin meziyetlerini de dile getirmesidir. Yazarın yaşadığı başkenti kuşatan düşman hakkında eserin kayda değer bir kısmını olumlu yönlere ayırması ilginç veriler sunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Abraham a Sancta Clara, Johann Ulrich Megerle, Auff auff ihr Christen, Viyana Kuşatması, Türk İmgesi
Abstract: Johann Ulrich Megerle, known as Abraham a Sancta Clara, was one of the most prominent preachers of the German-speaking world in the 17th century. He was also a great writer, leaving behind a corpus of some 600 books. His fame continued into the following centuries, extending from Goethe to Schiller and Heidegger. His work written during the Turkish Siege of Vienna II is extremely important in terms of showing the European view of the Turks at that time. This article analyses his famous work titled Auff, auff ihr Christen! in detail using text analysis and questions what kind of a portrait of Turks and Muslims is drawn based on 17th century Vienna. In the analysis, it is seen that Sancta Clara characterises the Turks with extremely negative adjectives and epithets on the axis of barbarism and savagery. However, what makes the analysed work more interesting is that the author also expresses the virtues of the Turks in addition to negative adjectives. The fact that the author devotes a significant part of the work to positive aspects about the enemy that surrounded the capital city where he lived provides interesting data.
Keywords: Abraham a Sancta Clara, Johann Ulrich Megerle, Auff auff ihr Christen, Siege of Vienna, Perception of Turks
1. Giriş
Türklerin tarihte Avrupa'da algılanışıyla ilgili Türkiye'de pek çok önemli çalışma yapılmıştır. Önde gelen kimileri sayılacak olursa Onur Bilge Kula'nın Türk imgesi ile oryantalizmi gerek Batı felsefesinde işlediǧi hacimli kitabı Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi (2018) gerek Batı edebiyatında ele aldıǧı iki ciltlik Batı Edebiyatında Oryantalizm çalışması (2011), Özlem Kumrular'ın sunup yazarlıkla katkıda bulunduǧu Dünyada Türk İmgesi (2016) ve Kanuni Sultan Süleyman merkezinden hareketle bir dönem çalışması niteliǧindeki Muhteşem Süleyman (2007) kitabının yanı sıra geniş bir tarihî çerçevede incelemelerden oluşan İslam Korkusu (2012) ve Türk Korkusu (2016) eserleri, Almanca ve Almanya özelinde 15. yüzyıldaki Türk imgesini Luther'in dua ve vaazlarından yola çıkarak işleyen Leyla Coşan'ın Tanrım Bizi Türklerden Koru (2012) ve mucizevi işaretler üzerinden Türklerle ilgili haberleri çözümlediǧi Kıyamet Alameti Türkler (2012) kitapları dikkat çekmektedir. Benzeri incelemelerin sayısı arttırılabilecektir. Bununla birlikte Avrupa tarihinde Türk imgesi konusuna ilişkin yukarıda sayılan köşe taşı niteliǧindeki eserlerin yanında tespit edilebildiǧi kadarıyla herhangi bir tez veya makalede de adı geçmeyen kayda deǧer bir kişi vardır ki döneminin en ünlü rahip ve vaizlerinden olduǧu gibi Türk tehlikesinin II. Viyana Kuşatması'yla birlikte ayyuka çıktıǧı 17. yüzyıl sonlarında Hıristiyanları Türklere karşı birleştirmek için yazdıǧı eseriyle muazzam etki uyandırmıştır, bu kişi 1644 Güney Almanya doǧumlu Johann Ulrich Megerle'dir (Megerlin diye de geçmektedir). Berthold ve Luther gibi önemli vaizler safında sayılacak Barok dönemin bu "büyük yazar" (Vanesa 1953: 21) rahibinin hayatına ve bu makale açısından önemine yakından bakalım.
İlk öǧrenimini memleketi Kreenheinstetten ve dolaylarında aldıktan sonra 1659'a kadar Ingolstadt'ta Cizvit Okulu'na, 1662'ye kadar da Benedikten Okulu'na devam etmiş, akabinde Viyana'ya gitmiştir. 18 yaşında Viyana'ya vardıǧında Aziz Augustin tarikatının yalın ayaklı keşişleri manastırına intisap etmiş, babasını erken yaşta kaybedince vasiliǧini üstlenen amcası Abraham'a duyduǧu minnetten ötürü manastırda Abraham a Sancta Clara adını almış, sonradan hep bu adla anılmıştır. Bavyera'da başladıǧı vaizlik görevine Viyana'da devam etmiş, dikkati çeken başarısıyla zamanın kayseri Leopold tarafından saray vaizliǧine getirilmiştir. Kaleme aldıǧı yüzlerce kitapla önemi "edebiyat tarihçilerince çoǧu zaman, üstelik kuvvetle üstünde durularak takdir görmüş, yargıları ne kadar taraflı olsa bile aǧırlıǧını yitirmeyen kişilerce de savunulmuştur" (Wurzbach 1867, 17. cilt: 261). Habsburg Hanedanının başkenti Viyana ve çevresinde çıkmadıǧı kürsü kalmayan Sancta Clara'nın bilinen ilk vaazları 1673'e tarihlenebilmektedir. Son derece nüktedan olduǧu kaydedilen rahip, soylular arasında da aranan bir simadır. Liliencron onun hayatı ve yazım tarzı hakkında şunları kaydeder:
Hicivciler gibi yaşam hikayeleri tasarlamıştır. [...] Sıǧ malumata dayalı kapsamlı bir bilginlik, rahatlıkla anlattıǧı pek çok hikaye ve tuhaflık, tumturaklı benzetme, misal ve mecazlar, her şeyi her şeyle telif eden, en akla gelmedik şeyleri birbiriyle baǧlamayı yeǧleyen, kelime oyunlarına kapılan ve birbiriyle en alakasız şeyleri üstüne dizmek için en olmadık ipi [kılavuzu] bile gözden çıkarmayan sahte bir anlam dünyası: Bu ve benzeri nitelikler günümüz okurunu yabancı, ölüp gitmiş bir aleme taşıyacaktır doǧrudan. Gene de okur azıcık iyi niyetle kendini verirse tutulacak, müthiş eǧlenecektir. [...] Dile adeta oyun oynar gibi hakimdir, nefis fikirleri vardır, kimi zaman feci abartsa bile hayal gücüne daima etkisini gösterir. Ortaçaǧdan bu yana Almanya'da toplanmış popüler üslubun tüm araçları onun emrindedir. (1912, 21. cilt: 179)
Onu popüler bir halk rahibiyken aynı zamanda ünlü bir yazar da yapan olay 1679 veba salgınında yazdıǧı Merks Wien! kitabıdır. Bundan dört yıl sonra da Türklerin Viyana'yı ikinci kez kuşatması üstüne yaşanan Türk tehlikesine karşı kaleme aldıǧı Auff auff ihr Christen! Das ist: eine bewegliche Anfrischung der christlichen Waffen wider den Türckischen Bluet-Egel [Ha Gayret Hıristiyanlar! Hıristiyan Silahlarını Kan Emici Türk'e Karşı Hareketlendirecek Bir Tembih Yazısı] kitabıdır ki bu makalenin inceleme konusu olacaktır. Geride külliyatı 15 cildi bulan yaklaşık 600 eser bıraktıktan sonra 1709 yılında Viyana'da ölmüştür. Sancta Clara o denli hafızalara kazılmış, o denli büyük bir popülerliǧe ulaşmıştır ki GoetheSchiller mektuplaşmalarından öǧrendiǧimize göre1 Schiller ünlü piyesi Wallenstein'da Wallensteinen karargâhında geçen birinci perdenin sekizinci sahnesindeki ünlü Kapüsen rahibi vaazını (krş. 1993: 650-654) ondan ilhamla yazmıştır. Öbür yandan geçtiǧimiz yüzyılın önde gelen filolog ve filozoflarından Heidegger'in bu rahip hakkında kaleme aldıǧı biri konuşma yazısı iki metninin olması ölümünden sonraki etkisinin kalıcılıǧına da delil niteliǧi taşır.
Bu makalede Abraham a Sancta Clara'nın söz konusu eserine iki yönden bakılacaktır. İlki eserin büyük kısmında takip edilebildiǧi üzere kapılarına dayanmış Türkleri nitelemede kullanılan yerici sıfatlar ve Türkleri anlatırken verilen bilgilerin baǧlamı olacaktır. İkincisi ve bir o kadar önemlisi ise gerçi kitabın bütününde diǧerine oranla daha az yer kaplayan fakat son derece ilginç veriler barındıran bir kısım olarak Türklerin askerî, sosyal ve dinî meziyetlerinin sayıldıǧı sayfalardır. Böylelikle aşaǧıda Türklerin ne gibi durumlarda hangi sıfat ve adlandırmalarla anıldıǧına bakılarak 17. yüzyıl Kutsal Roma-Germen İmparatorluǧumun en etkili ve önde gelen vaiz ve yazarlarından birinin kalemiyle Türk imgesinin nasıl olduǧu ortaya konacaktır.
2. Muhammedi = Müslüman = Türk
Yazarın eserin genelinde başlıktaki üç adı birbirine denk kullandıǧı göze çarpar. Müslüman kelimesi (Muselmann biçiminde) yalnızca iki yerde geçerken (s. 78, 113)2 aǧırlıklı olarak Muhammedi (aslı Mohammedaner) kullanılmaktadır. Bu, literatürde gayet yaygın bir adlandırma olduǧu için özel bir deǧer taşımaz. Bununla birlikte genele bakıldıǧında bu adlandırma özel olarak İslam'ın doǧuşu ve peygamberin hayatı anlatılırken yeǧlenmekte, metnin bütününde ise Türk'le bir tutulmaktadır.
Sancta Clara bu vaazında Türk'ü ve dolayısıyla Müslüman'ı düşman olarak konumlandırırken onun kim olduǧunu, nereden geldiǧini ve nasıl geliştiǧini anlatmaya, böylelikle de muhataplarını düşman hakkında bilgilendirip aydınlatmaya bilhassa önem verir. Bu minvalde işe Hz. Muhammed'in hayatını anlatmakla başlar, sonra Türk'ün kökeninden söz etmeye girişir ve ardından mevcut ve büyük düşman olarak OsmanlI'nın şeceresini döker, bu sonuncu düzlemde hareket noktası o güne kadarki her bir Osmanii padişahının kaç Hıristiyan kıydıǧı bilgisidir. Nitekim padişahlarla ilgili deǧerlendirmesinin - olumlusuna pek rastlanmamakla birlikte- olumsuz mu yoksa daha nötr nitelikli mi olduǧu gene kıydıǧı Hıristiyan sayısı merkezinde salınır. Aşaǧıda her birinin ayrıntısına örnekleriyle deǧinilecek, böylelikle mevcut ve/veya oluşturulmak istenen algıya ilişkin bulgular toplanarak sonuç bölümünde deǧerlendirilecektir.
Arada açık seçik ve doǧrudan bir sebeplilik baǧı kurmamakla birlikte -zaten bir vaaz metni için bunun gereǧi de yoktur- Müslümanlık ile Türklük arasında eşitlik gören yazar bu eşitliǧi göstermek için daha, içerdiǧi ithaflar ve metnin amacına yönelik beyanlarla bir tür önsöz niteliǧi taşıyan ilk kısımda esrarengiz bir girişle Türklerin gizli yazılarından ele geçirdiǧi bir kehanetten söz eder ki buna göre büyük ataları ve peygamberleri Muhammed ölüm döşeǧindeyken iki elini havaya kaldırıp on parmaǧının onunu iyice ayırarak uzatmıştır, bundan maksadı takipçilerinin hükümranlıǧının ne kadar zaman süreceǧini göstermektir. Sancta Clara'nın duygulara hitap etmeyi amaçladıǧı için pek çok imgeyle dolu metni bir tür polemik karakteri taşır. İşte bu niteliǧinden ötürü burada Türklerin diǧer peygamberleri diye andıǧı Eubogaras, Haly ve Zady'nin ki sırasıyla Ebubekir, Ali ve Zeyd kast ediliyor olsa gerektir, "acaba kastedilen 10 yıl mıdır diye kısmen dehşete kapılıp başlarını kaşıyarak" (s. 4) gördüklerini başka türlü yorumladıklarını söyler. Onlara göre Muhammed'in hükümdarlıǧı her bir parmaǧı bir asra denk gelecek kadar sürecektir. Sancta Clara buradan hareketle işgalin yapıldıǧı yıl olan 1683 ile (buradaki ikinci kuşatmadır) peygamberin ölümü arasında geçen dönemi hesaplayarak bin sene kastedilmiş olsa bile vadenin çoktan dolduǧunu söyler. İşte Türkler bu sebepten kehanetin gerçekleşeceǧi korkusu içindedirler. Böylelikle Sancta Clara Türklerin kutsal saydıkları kehanet gerçek olsa bile sonlarının geldiǧini göstermek ister. Burada retorik açıdan düşmanı onun argümanını kullanarak alt etme amacı güdüldüǧü ortadadır. Hıristiyanların mutlak görünen zaferine dayanak diye gösterilmek niyetiyle gene düşmanın inançlarına başvuran Sancta Clara Türklerin yazılarında Muhammeďin inancı doǧarken gökte de 7 yıldız doǧduǧuna inandıklarını kaydeder ve burada İbranca Kach sözünün tasavvur edildiǧine kesin gözüyle bakar. Bu sözün "zayıflamak, yenilmek ve sona ermek" (s. 4) diye üç anlamı olduǧundan hareketle harflerin sayı anlamlarına bakar. İlk harf olan kaf 20, onun yanındaki alef harfi 1000, üçüncü harf olan he ise 5 sayısına tekabül ederler. Hepsi yan yana 1025 sayısını verir ki bu müddet dolunca Türkler (=Müslümanlar) zayıflayacak, yenilecek ve son bulacaklardır. Gene ünlü bir Türk yazarın alefe 17 sayısını eklediǧini anarak hesabını Muhammeďin hükümranlıǧının başladıǧı yıl, artı 1025, artı 17 sayılarının toplamı olarak 1683 sayısına ulaşır. Böylelikle Viyana'nın işgalinin Türklerin yenilgiye uǧramalarıyla son bulacaǧını onların inançlarından yola çıkarak bile göstererek dindaşlarını zaferin kesin olduǧuna ikna etmek suretiyle gayrete getirmeye çalışmaktadır.
Sancta Clara Hz. Muhammeďin yaşamını anlatırken son derece resimsi ifadeler kullanarak bir tür kötülük karikatürü çizer. Babası Abdalas (Abdullah) büyük bir büyücüdür; annesi, Hemina (Amine) adlı Yahudi bir kadındır. Çocuk yaştaki Muhammed arkadaşlarıyla oynarken kaçırılmış, zengin tüccar Abdemonapli'ye (Abdülmuttalip) satılmıştır. Muhammeďin deve güderken hava açık olsa bile başının üstünde kara bir bulutla dolaştıǧı şeklindeki epey yaygın mucizesine atıfta bulunur. Muhammed Abdemonapli'ye gizlice zehir içirerek ölmesini saǧlamış, geride bıraktıǧı dul Eadigae'yle (Hatice) evlenmiştir, kadın ölünce de yüklü mirasına konmuştur. Bu miras önemlidir çünkü bu sayede pek çok kişinin dostluǧunu kazanmıştır. Gene kötü çaǧrışımlı bir imgeyle yazar onu gece kuşlarına benzetir. Bu benzetme rasgele deǧildir çünkü gece kuşları dolunayda öterler, dolunayınsa Müslümanlar açısından sembolik deǧeri bellidir3. Ona yol gösterenler arasında İstanbul'dan kaçmış Sergius adlı bir keşiş ile Joannem diye ünlü bir İbrani Talmut alimi vardır. Bu bilgiler de gene daha sonra ortaya çıkaracaǧı kutsal kitabın kimin eliyle yazıldıǧını göstermek için birer dayanak teşkil eder. Bütün bu ayrıntılar anlaşılacaǧı üzere hep Muhammeďin ve onun dininden olanların nasıl yanlış bir yolda olduklarını göstermek içindir. Böylelikle Sancta Clara pozisyonunu berkitmektedir. Sancta Clara Hz. Muhammeďin Cebrail'den vahiy alma ve Tanrı'yla bizzat konuşma iddiasını, fuhuş ve sefahati dolayısıyla kaptıǧı hastalıktan ötürü öfkelenip yerlere yıǧılıp aǧzından köpükler saçmasına bahane diye gösterir (s. 13). Burası dikkat çekicidir çünkü bilindiǧi üzere bundan yaklaşık 200 sene sonra Dostoyevski de Budala romanında (1998: 329) Hz. Muhammed'e sara hastası yakıştırması yapacaktır. Hıristiyan dünyadaki bu algının köklerini böylelikle -en azından şimdilik- Santa Clara'ya kadar götürmek mümkün olmaktadır.
Hz. Muhammeďin inancının yaygınlık kazanışını ise hem hilekarlıǧına, hem bedenî bazları öne çıkarışına hem de bu minvalde 40 karı alacak denli "pis kokulu bir keçi" (s. 13) oluşuna baǧlar. Bunların hepsi insanların onun yanına katılmasını saǧlamış, yanlarından ayrılmalarını ise ölüm cezası korkutmasıyla engellemiştir (s. 13). Onun başka inançtan olanların topraklarını yaǧmalamayı Tanrı'nın sevgisini kazanmanın şartı diye göstermesini ise Sancta Clara gene Viyana işgalinin haksızlıǧını zımnen vurgulamak için kullanır. Buraya kadar çizdiǧi Muhammed tablosu da aslında Türklerin sahip olduǧu inancın kökleri itibariyle nasıl çürük olduǧunu göstererek aynı çürüklüǧü onlara da isnat etmek içindir. Bu çıkarımı yapmaya olanak tanıyan en kaydadeǧer veriyi metnin kurgusu saǧlar çünkü Sancta Clara Hz. Muhammeďin ölümünden sonra yerine geçen 25 halifeyi teker teker adlarıyla andıktan sonra (s. 15-16) silsilenin devamında Türkleri anlatmaya geçer. Fakat bundan önce Hz. Muhammed'e isnat edilen fiilleri görmekte yarar vardır: Kendisini evlat edinen Abdemonapli'yi (Abdülmüttalip) zehirle öldürme suretiyle cinayet; cinayet sonrası, aralarında dul kalan karısı Eadigae'nin (Hatice) de bulunduǧu terekesini bir tür gasp; kendine rehber bildiǧi üç kötü hocanın etkisiyle Hıristiyanlık yasalarından çalıntılarla ve "hayal mahsulü şiirler ve asılsız yalanlarla" "lanet Alcoran (Kur'an-ı Kerim)" (s. 12,101) kitabını telif; yalancı peygamberlik; zina ve sefahat. Bunların yanı sıra hakkında da doǧrudan şu nitelemeler geçer: "Melun yılan tohumu Muhammed" (s. 11); "gece kuşu" (s. 12); "hilekar cani", "pis kokulu bir tür keçi" (s. 13); "şeytani adam" (s. 14); "alçak Muhammed" (s. 16, 20); "gulyabani Muhammed", "Muhammeďin pisliǧi" (s. 18, 41); "alçak Muhammed", "melun Muhammed", "şeytan Muhammed" (s. 41); savaşta el açılıp dua edildiǧinde, yanlarında durması istendiǧinde Lehlerden darbe aldıkları için "her halde evinde olmadıǧı" için dualarını işitmeyen "zavallı Muhammed" (s. 61).
Yukarıda Hz. Muhammed'le ilgili pasajlara bu denli ayrıntılı yer verilmesinin nedeni, daha önce de belirtildiǧi üzere Türklerin onunla ve yaydıǧı inançla denk tutulması olgusudur, dolayısıyla Hz. Muhammed'e yöneltilen isnat ve yakıştırılan sıfatlarla, eserin üstüne bina edileceǧi Türklerin karakteri hakkında hazırlık yapılmış olmaktadır.
Peki Sancta Clara'ya göre kimdir Türkler?
Vaktiyle öylesine bir araya gelmiş İskit kavimleridir, tıpkı bizdeki çingenelere benzerler, kuvvetleri öyle artmıştır ki Asya'yı da fethetmişlerdir [...] miladi 1300 yıllarına dek başsız yaşamışlar [...] güçlü ve muzaffer birinci Othoman'ı (Osman) kralları seçmişlerdir, bunun sülalesi Tataristan'da saman kaplı, direk destekli bir köylü kulübesinden gelmedir, (s. 16)
Türklere köken bakımından hepitopu birkaç satır ayrılmasının nedeni gene büyük oranda Müslümanlıkla denk tutuldukları andan itibaren kayda deǧer görülmelerinden ileri geliyor olmalıdır. Türkler hakkında tarihî kaynaklar gerçi yok denecek kadar azdır ama en geç Haçlı Seferleri itibariyle varlıklarından haberdar olunduǧu tarihî bir vakıadır, bununla birlikte esaslı bir güç olup Hıristiyan alemine düşman sayılmaları, aşaǧıda da görüleceǧi üzere OsmanlI'yla birlikte başlar. Esasen ırk kökeni 17. yüzyıl dünyasında zaten anlamlı bir veri deǧildir çünkü deǧer atfedilmez. Bu bakımdan din temelli bakış açısından Türklerin yukarıda uzun uzadıya anlatılan peygamberleri nispetinde önemleri olacaktır, yani Müslüman olmadan önceki Türk'ün bu kitap bakımından önemi yoktur. Bu deǧerli bulguyu tespit ettikten sonra Türk algısını inşa eden adlandırma ve sıfatlara yakından bakalım.
3. Ezeli ve Geleneksel Düşman
Makalenin bu kısmına kadar aslında doǧrudan Türkler hakkında bir şey söylenmeyip dinlerinin kurucusu Hz. Muhammed'e ilişkin çizilen tabloyla bir hazırlık yapıldıǧından ve Hz. Muhammed tablosunun, bu anlamda bir benzetme yapılabilecek olursa, Türk'ün çizilecek resmine zemin rengi oluşturduǧundan yukarıda söz edilmişti. Devrinin en ünlü vaizi olup günümüze kadar hatırı sayılır şöhretini korumuş bulunan Abraham a Sancta Clara'nın vaaz üslubunda ne gibi özellikler bulunduǧu da Giriş bölümündeki ilgili alıntıdan hatırlanacak olursa kanh-canlı suretler ve imgeler kullanarak vaazların, özellikle de bu makalede incelenen concetto, yani belirli bir konsept veya konuya yönelik olanların genel özelliǧi gereǧi hele de dönemin eǧitimsiz cemaati göz önüne alınınca onun bilgilendirici deǧil daha çok duygulandırıcı bir dil kullandıǧı belirlenebilecektir, nitekim bu tarz vaazlarda dikkat çeken dil oyunları, yeni türetilmiş imgesel ve mecazi baǧlantılara (krş. Bitter 1997: 270) Abraham a Sancta Clara'da da sıklıkla rastlanır. İşte duygulara hitap edip onları harekete geçirmek için de vaiz-yazar pek çok sıfata ve yeni adlandırmaya başvurmuştur. Bunlar arasında kullanım sıklıǧı açısından en dikkat çekeni bölüm başlıǧında da anılan "ezeli/azıh/baş düşman" (Erzfeind) ve "geleneksel/mevrus düşman" (Erbfeind) terkipleriyle rastlanan düşmanlık ve sırasıyla her örneǧine yer verilecek hayvanlık nitelemeleridir. Dolayısıyla aşaǧıdaki örnekler bu iki düzlemde öbeklenerek verilecektir. Yeri geldikçe kimi niteleme ve benzetmelerin net anlaşılabilmesi için, geçtikleri baǧlam da gösterilecektir. Bu iki öbeǧin dışında kalan pek çok sair ad ve sıfat da hemen sonra serimlenecektir. En sonundaysa hiçbir sıfat ve başka adlandırmayla anılmayan örneklere temas edilip bundan çıkarılabilecek anlamlı sonuç var mıdır sorusuna yanıt aranacaktır. Bu gruplar arasında elbette geçişkenlikler vardır ama makaleyi tekrara boǧmamak adına her örneǧe -bir yenilik katmadıǧı sürece- yalnız tek bir grupta deǧinilecektir.
İlkin düşmanlık zemininde başlayalım; Türk azılı düşmandır, "geleneksel düşmandır" (s. 16, 34, 42, 46, 48, 50, 57, 60, 129), "geleneksel düşman Osmanii" (s. 34, 41, 68, 73, 78, 99, 121), "geleneksel düşman Türk" (s. 88, 99,119,120), "düşman Osmanii" (s. 38, 42, 54, 56, 58), "düşman Türk" (s. 54) şekilleri de mevcuttur. Tıpkı ilkin Yunanların, sonra Romalıların kendilerinden olmayanlara barbar demeleri gibi Hıristiyan gözünde de Türkler barbardır. Barbar nitelemesine metnin muhtelif yerlerinde rastlanmaktadır (bkz. s. 21, 22, 27, 45, 106). Bu barbarlık kimi zaman boyunduruk ismine sıfat olur. "Türk boyunduruǧunun gaddarlıǧı altında" (s. 22) kalan pek çok ülkeye dikkat çekilmesi bu cümledendir, gene benzer olarak "barbarların hizmeti" (s. 39, 46), "barbar boyunduruǧu" (46) veya "barbar ayaklarıyla çiǧnedi" (s. 45) denirken kastedilen Türk'tür. Düşmanlık başlıǧına sokulabilecek bir başka adlandırma ise metinde hayli sık rastlanan tiranlık yakıştırmasıdır. Ya "Türk tiranı" (s. 23, 34, 39, 47, 67) veya "Osmanii tiranı" (s. 51) diye geçer, ya "tiran gaddar" (s. 27,45), "tiran hükümranlıǧı" (s. 40), Yahudi kralı Herod'dan esinle "Herod tiranı" (s. 41), "gayriinsani tiran" (s. 45, 59), "ejderha zehri taşıyan tiran" (s. 47), "tiranlık çılgınlıǧı" (s. 66), "deli tiran" (s. 68) veya "Türklerin tiran sultanı" (s. 121) gibi kullanımlar göze çarpar. Bu düşmanlık unsuru barbarlık ve tiranlık yanında kılıç kelimesinin anılmasıyla perçinlenir. İlkin ikinci başlıkta "Ha gayret Hıristiyanlar! Türk kılıcı kapıya dayandı" (s. 23) ifadesiyle yer alırken sonraları "barbar kılıcı" (s. 26, 74), "Osmanii kılıcı" (s. 34), "doymak bilmez kanlı kılıç" (s. 51), "Muhammed'in kılıcı" (s. 63), "kana susamış kılıç" (S. 88) diye de zikredilir. Ayrıca gene benzer şekilde Türklerin insan ticareti -kastedilen köle tüccarlıǧıdır- yaptıklarından bahisle bu fiil "Türk gaddarlıǧı" (s. 46) diye nitelenir.
Düşmanlıktan sonra ve düşmanlıǧı pekiştirici olarak hayvan benzetmelerine geçelim. Kitabın başlıǧında da yer alan "sülük" adı kimi zaman sadece "Egei" kimi zaman da içindeki "kan [Blut]" kelimesini vurgulama isteǧinden olacak "Blut-Egel" diye görülür. Metinde sadece Türkler için kullanılan ve kitabın başlıǧı da dahil çok defalar rastlanan bu ada çoǧunlukla sıfatlar da eşlik etmektedir. İlk örneǧini "Şu doymak bilmez sülük daha yeterince [kan] emmemiş" (s. 18) cümlesinde görmekteyiz. Eser boyunca "Osmanii sülüǧü" (s. 126), hatta aynı baǧlamda "Osmanii solucanı" (s. 40), "Osmanii yırtıcı kuşu" (s. 121), "gözünü kan bürümüş takipçi" (s. 40), 6. bölüm başlıǧındaki "kana susamış Türk/Osmanlı tiranı" (s. 43, 74), "Türk sülüǧünün kudreti" (s. 53), "kana susamış/hunhar Hasan Paşa" (s. 71), hatta insanın gözünde daha da rahat canlandırabileceǧi bir imgeyle IV. Mehmet'ten bahisle "Hıristiyan kanı dişlerini [aǧzını] sulandıran" (s. 51) denirken de kastedilen gene aynı özelliklerdir. Ama pek çok yerde gaddarlık ve vahşiliǧin timsali diye gösterilecek II. Mehmet (Fatih) Türk sarayının da gördüǧü en "gaddar kan emici sülüktür" (s. 48). İnsanları tarifte hayvan benzetmelerine başvurulması, bilindiǧi üzere, pek çok dilde, kültürde sık rastlanan bir olgudur ve son derece işlevseldir çünkü benzetilen hayvanın özellikleri başka bir araca gerek kalmaksızın benzetme unsuruna aktarılmakta, böylelikle kuvvetli bir imge yaratılması kolaylaşmaktadır. Nitekim "Tataristan'dan" çıkıp Asya'yı ve Afrika'yı ele geçiren, sonra da Avrupa'ya giren Türk, toprak ala ala, yani Sancta Clara'nın benzetmesiyle kan eme eme doyamayan bir sülük diye tasvir edilir. "Doymak bilmez Türk'ün boǧazı" (s. 20) "dünyada cennet" olan Konstantinopolis'i de almış, gene doymamıştır.
Sülüklük, kan emicilik vasfına eşlik eden en belirgin öǧelerden biri vahşilik/yırtıcılıktır. Bu da ilkiyle paralel kullanılır. "Yırtıcı/vahşi Türk kurşunun pençeleri" (s. 21), "yırtıcı Türk kuşu" (s. 60) veya "kötü, vahşi hayvan" (s. 52) pek çok yerde onun saldırganlıǧına ve savaşçılıǧına işaretle kullanılır. Tevekkeli deǧil Yunan'dan, Bulgar'a, oradan da Macar'a kadar pek çok yeri pençesine almıştır. Bir pençe benzetmesi de İstanbul ve Trabzon'u fethetmesi bakımından Fatih'e yakıştırılır, bu yerlere "pençelerini geçirmiştir" (s. 48), tıpkı I. Ahmet'in "pençeleri" gibi (s. 60). Bu genel yırtıcı kuş imgesi daha sonra "cani şahin" (s. 27) diye spesifikleştirilmekte, hatta "çıkar umuduyla Hristiyanlarda nifak çıksın diye bekleyen yırtıcı kuş" (s. 38) gibi ayrıntılı gerekçelendirme ve benzetmelere de başvurulmaktadır. Yırtıcı hayvan imgesine "dördüncü Türk imparatoru Beyazıt'ın (Baizethes)" kıydıǧı Hıristiyanlar baǧlamında yazarın ona doǧrudan "yırtıcı kurt unvanı" (s. 47) yakıştırmasında da rastlanır. Oysa gene Türk milletinden olmakla birlikte Timur sırf onu durdurduǧu için düşmanımın düşmanı dostumdur kabilinden "büyük Timur (Tamerlanes)" (s. 47) diye yüceltilir.
Yırtıcılık kadar, belki daha da çok başvurulan bir benzetme "köpek" benzetmesidir. Kuşta yırtıcılıǧı imleyen pençe kuşla birlikte anılırken, köpekte de vahşiliǧinin göstergesi olarak isim tamlaması içine diş unsuru girer: "Türk köpeǧinin hırslı dişleri" (s. 22). Köpekle ilgili diǧer kullanımlarsa şöyledir: "zincirini koparmış cehennem köpeǧi" (s. 27), "köpek Türk" (s. 38), "kudurmuş köpek" (s. 47), IV. Mehmet'ten bahsedilirken Hıristiyanlara "havlayan şu kibirli köpek" (s. 51) veya köpek denmese de akla doǧrudan köpek getiren "yıllarca süren kudurmuşluk ve saldırganlık" (s. 67). Yukarıda yırtıcı kuş örneǧinde gözlemlediǧimizin bir benzeri burada da vardır: "Düşman Osmanii kargalar ile akbabalar yılanı kapmak için kavga ederken parsayı toplayan köpeklerden pek farklı deǧildir" (s. 38). Bunun farklı kombinasyonları da mevcuttur, mesela sülükle kullanılan "doymak bilmez" sıfatına kaplanla (Tiger) birlikte yer verilerek hem sülüǧün kan emiciliǧi hem kaplanın yırtıcılıǧı tek tamlamada verilmiş olur: "doymak bilmez kaplan" (s. 27), "kana bulanmış kaplan" (s. 43) ve II. Beyazıt için de "öyle bir kaplan türüdür ki insan kanına doyamamış", en sadık dostunu "insanlıǧa sıǧmaz şekilde katlettirmiştir" (s. 48). Aynı doymak-bilmezliǧin ad olarak "gaddar obur" (s. 27) şekliyle söylenilişine de rastlanır. Bir benzeri de Süleyman'ın (Kanuni) kaplan yerine "gazaplı aslan" (49) diye anılmasıdır, dolayısıyla ister köpek, ister kaplan veya aslan olsun asıl amaç vahşiliǧin altını çizmektir. Ama doǧrudan "kindar canavar" diye daha genel hali de vardır. Latince imlasıyla "Bestia" (s. 27, 52) diye verilen kelime Türkçeye Farsçadan geçen canavar sözüyle anlamdaştır, vahşi hayvan anlamına gelir, "Osmanii canavarı" (s. 43), "kocaman canavar" (s. 78), Garp milletini "ısırmaya" can atan "şu Şark canavarı" (s. 64) veya "gözünü kan bürümüş Osmanii canavarı" (s. 52) türevleri de gözlemlenebilmektedir.
Türk'ün canavar diye nitelenişinin adeta yersiz bir yakıştırma olmadıǧını göstermek için kitap boyunca çeşitli örnekler verilir. Örneǧin Zigetvar Seferi dönüşü elde edilen zaferi kutlamak maksadıyla 5.000 kişinin burnu kesilerek İstanbul'a götürülmüştür (s. 38). Ayrıntılı örnekler de sayılır, sözgelimi 3. Murat'ın beş öz kardeşini kendine rakip olmasınlar diye boǧdurması, Beyazıt oǧlu Selim'in babasını zehirletip tüm birader ve amcaoǧullarını katletmesi, hatta öz oǧlunu bile zehirletmek istemesi, Süleyman'ın kıskandıǧı oǧlu Mustafa'yı "merhametsizce idam ettirmesi" ve III. Mehmet'in tahta çıkar çıkmaz 19 çocuǧunu boǧdurması ve daha benzeri kardeş ve akraba katli nitelikli pek çok olay bu canavarlıǧa delil gösterilir (s. 43-44). Bir başka düzlemde ise Konstantinopolis'in fethinde Türklerin, daha doǧrusu II. Mehmet'in (Fatih) oluk oluk kan akıtması, cesetlerin yol kenarlarına daǧ gibi yıǧılması, ruhbanı ve Hıristiyan tarikat ehlini ayaklarından astırıp diri diri karınlarını deştirmesi gibi mezalim - üstelik bunları yaparken "sarhoştur"- uzun uzadıya anlatılırken birinci elden görgü tanıklıǧı varmışçasına adeta olay yeri muhabirlerinin anlatışını andıran canlı bir tarz kullanılır (s. 44-45). Üstelik o "en büyük tirandır" (s. 48) da çünkü en çok Hıristiyan'ı o kıymıştır. Metnin başlarından itibaren konan bu imler ilerleyen kısımlarda gösterilenin (yani Türk'ün) ayrıca ve özellikle yazılmasına gerek bırakmadan doǧrudan hayvan ad ve sıfatları üzerinden onu tanımlayacaktır.
Türkler düşmanlık ve hayvanlık eksenli nitelemeler dışında da pek çok farklı şekillerde anılmaktadır. Kitap dinî bir vaaz, düşmanlaştırılan da başka dinden birileri olduǧu için dinî aǧırlıklı nitelemeler dikkat çeker. Bu bakımdan zaten bir tutuldukları İslam'a ve onun peygamberine ithafla "Muhammedi pislik" (s. 18) gibi gayet aǧır bir tanımlamaya yer verilirken doǧrudan "Türk nedir?" sorusuyla başlayan 4. bölüm4 bu soruya "tam bir Deccal'dir", "müfrit şeytandır" (s. 27) yanıtlarını verir. Hıristiyanlıǧın yedi büyük günahtan saydıǧı kibir (metinde Übermuth) de bazen yalın (s. 37, 57) bazen tamlama halinde "Türk kibri" (s. 41) veya "iktidar kibri" (s. 54) kullanılır, onun "büyük kibrini kırmak" (s. 88, 124) lazımdır. Muffti (müftü) dedikleri dinî reisleri "kafirdir" (s. 20). Tıpkı yırtıcı kurtların koyun aǧıllarına dadanması gibi Hıristiyanlara Muhammedîler kadar bunca yıl tebelleş olmuş başka bir inanç çıkmamış, "lanet Kur'an Incil'e bin yıldan fazla bela" (s. 101) olmuştur. Bunun yanında Türkler "delice bir yanılgı" ve "temelsiz bir inanca" (s. 121-122) sahiptirler.
Dinî aǧırlıklı olanların yanında hayli ilginç yeni isimlerin türetildiǧi de dikkat çeker. Sözgelimi "lanetli bir dünya hücumcusu", "vicdansız taç hırsızı", "memnuniyetsiz leş çuvalı", "şarklı ejderha zehri" (s. 27), "zehirli dünya ejderhası" (s. 78) bunlar arasındadır. Bu tamlamalardaki imge gücü belirgindir. "Dünya saldırganı" (s. 27, 124) pek çok ülkeye, hatta kıtaya akın etmiş olduǧundan, "taç hırsızı" akınlarda bulunduǧu kralları tacından etmiş olduǧundan, "leş çuvalı" (s. 27) ise muhtemelen ardında bıraktıǧı onca ölüden kinayedir ama sonuncusu yalın bir hakaret diye de düşünülebilir. Benzer bir kullanım da "Hıristiyan katili Osmanii" (s. 45) tamlamasında görülür.
Hıristiyanları Türklere karşı birleştirmek için Türk'ün ne denli kötü olduǧunu göstermesi gerektiǧini bilen yazar tarihten onlarca gaddarlık örneǧi getirip Türk'ün bunlardan da beter olduǧunu defalarca zikreder. Özellikle İstanbul'un fethi sırasında yapılan zulüm ve işkencelerden bahsettikten sonra Türklerin kentin orta yerinde Hıristiyanları hayvanlar gibi pazarladıkları köle çarşıları olduǧunu anlatır (krş. s. 46). Kölelere öyle fena muamele edilmektedir ki Firavun zulmü altında inleyen İsrail kavmi bile bunun yanında az kalmaktadır.
Kıydıǧı Hıristiyan nispetinde gaddarlıklarına vurgu yapılan ve adları ile öldürdükleri Hıristiyan sayısı tek tek sayılan padişahlar arasında sözgelimi "üçüncü Türk monarki" "Osmanii Nero'su" (s. 47) diye anılır. Britannica İS 1. yy.'da yaşayıp hükmetmiş bu Roma imparatorunu Roma'nın büyük kısmını harap etmiş yangını bizzat emreden ama daha da önemlisi Hıristiyan düşmanlıǧıyla parlayıp Hıristiyanları infaz etmek üzere "Domus Aurea" adlı kocaman bir meydan kurmuş birisi diye tarif eder (bkz. 2006: 1244-1345). Öyleyse belleklerde Hıristiyan katili diye yer etmiş ünlü Roma imparatorunun adının yinelenmesiyle Murat'ın (Hüdavendigar) ne denli büyük bir düşman olduǧu daha fazla anlatmaya gerek duyulmaksızın çaǧrıştırılmış olmaktadır. Süleyman (Kanuni) için "azman bir insan boǧan" (s. 49) veya tüm Türkler için genel olarak "Hıristiyan katili tiran" (s. 49), "böbürlenen Hıristiyan katili" (s. 78) nitelemeleri bu türetmeler arasındaki en ilginçlerindendir. Bir başka örnek gene kan emiciliǧinden kinaye "doymak bilmez Hıristiyan düşmanıdır" (s. 74). Hıristiyan katili terkibine getirilen bir çeşitleme de "Hıristiyan saldırganadır (s. 99). Büyük günahlardan sayılan kibir günahıyla öne çıkan "Türk Calut'unun" kibri kırılmalıdır, buradaki dinî gönderme, Kitab-ı Mukaddes'te kıssası anlatılan, Davut Peygamber'e karşı çıkınca onun tarafından öldürülen kişidir ki bundan kinaye Türk'ün hak dine ve peygambere karşı, sapkın bir inancı olduǧunu zımnen duyurmaktır denebilir.
4. Sıfatsız Türk
Bu bölümde Türk kelimesinin önüne herhangi bir sıfat almadan, bir tamlamaya sokulmadan, yalın kullanıldıǧı yerlere bakarak kimi vargılara ulaşılacaktır. Bunu yaparken üstbakışı korumak adına benzer kullanımlar öbeklendirilecektir.
27 ve 34. sayfalarda "Türk" sözü yalnız kullanılır: "Türk nedir?" ve "Türkler bize köpek der [...]". Fakat hemen sonrasında onu tarif ederken en abartılı tasvir ve tahkirlere başvurulur. Dolayısıyla niteleme sıfatla önden deǧil benzetmelerle sondan gelmektedir.
37. sayfadaki yalın kullanım Hıristiyanlar birlik olsa "Türk'ün İstanbul'da daha az pilav yiyeceǧini" öne sürerek kelimeyi gene olumsuz bir baǧlama yerleştirirler. 38. sayfadaki ikinci nötr kullanım sonrasında ("[...] vaktiyle Türkler Zigetvar civarı pek çok kaleyi fethettikten sonra") gelen açıklama, yani Türklerin Zigetvar zaferinin ardından kestikleri 5000 burnu yanlarında İstanbul'a götürdükleri haberi, dolayısıyla yaptıkları işin kötülüǧü başka sıfat takmaya gerek bırakmamıştır denebilir. Sayfa 49'da da ilkinde aynı cümlenin içinde "geleneksel düşman" geçtiǧi için ayrıca sıfat konmamış, İkincisindeyse Türkler zafer elde edemeden döndükleri için ayrıca nitelemeye, sayfa 52'de keza "rezil bir kan banyosu" yaptırdıǧı için yanına sıfat koyulmasına gerek kalmamış görünmektedir.
38. sayfada Türklerin mizacı anlatılır, zafer elde edince Tanrı'ya ve peygamberine el açar, şükrederler. Hıristiyanlar da öyle yapmalılardır, yani örnek alınacak tavrı varken nötr kullanım göze çarpmaktadır ki en belirgin örneklerine bu makalenin 5. bölümünde yer verilecektir. Bunun bir benzeri de 40. sayfada görülür: Türk elçisi Fransız Sarayı'ndadır, lavta çalınacakken çalgıcının tellerin akordu için geçirdiǧi zamana bakınca kendi kemancısını getirir, kemanında iki tel vardır ama hoş nameler çıkarır, işte Hıristiyanlar da bu meselden örnek almalıdır. Örnek alınacak tavırlar bakımından bir diǧer anış 59. sayfadadır, Türk'ün Tanrı'nın inayetine muhtaçlıǧıyla dindarlıǧı vurgulanır, yine bilhassa 5. bölümde gözlemleyeceǧimiz gibi dindarlık onun en mütemayiz özelliǧidir.
39. sayfada ilk nötr kullanım anlamlı veri sunmazken ikinci kullanımın nötr oluşu atıfta bulunulan bir Fransız yazara göre o kişinin Hıristiyanlıǧa ihtida etmiş, dolayısıyla kendi cemaatlerine dahil olmuş bulunmasındandır. Aynı sayfadaki üçüncü kullanım Hıristiyanlar ayrı düşüp yara alırken yaǧma yapan Türk'ü anlattıǧından gene olumsuzdur.
53-55. sayfalarda Türklerin askerî gücü anlatıldıǧı ve birliǧe çaǧrılan Hıristiyan alemi düşmanını tanısın diye aydınlatıldıǧı için sıfat ve adlandırmalara pek rastlanmaz, döktürülen iri iri toplardan, muazzam asker sayısından, yeniçeriler ve sipahiler gibi ayrıntılarına girilmemekle birlikte herhalde sırf adlarının yabancılıǧından olacak cemaati etkileyeceǧi düşünülen pek çok birliǧin isimlerinden söz edilir.
Sayfa 57'deki kelimenin taşıdıǧı nötrlük karşılarında yenmeyi istedikleri Türk olmasından ileri gelebilir.
66. sayfa itibariyle bir milat konmakta, buraya kadar Türklerin yengilerinden söz edilip düşman güçlü yanından tanıtılırken sonrasında Hıristiyanların elde ettiǧi mevzi zaferler gösterilmektedir. Bu bakımdan bu sayfadaki ilk nötr Türk kelimesinde yüz elli binlik Türk ordusu "Hıristiyan müdafaasıyla darmadaǧın edildiǧinden", İkincisinde de gene dize getirildiǧinden herhangi bir tamlama veya sıfat ihtiyacı duyulmamış, 67. sayfadakilerde ise Türklerin yenilgileri sıralaması sürdürüldüǧünden ilk nötr anışta zaten maǧlup edildiǧi için, İkincisinde tiran oluşundan söz edildiǧi için, üçüncüsünde ise Tanrıları onları terk ettiǧi için bir sıfat veya ad tamlaması gereksinimi doǧmamıştır.
Örnek alınacak Türk'tekine benzer bir durum 68. sayfada dikkat çekmektedir, buradaki ilk kullanımda olumlu bir sıfata yer verilir: "12 bin seçkin Türk", ne var ki buradaki olumlu sıfat görünüşte Türk'ü nitelerken aslında "seçkin" erleri yenen Hıristiyan askerlerinedir. Aynı sayfadaki ikinci anışta "rezil rüsva kaçtıkları" için hiçbir sıfat kullanılmamıştır, keza bir sonraki sayfada da gene defalarca maǧlubiyetlerden söz edildiǧi için kelime nötr bırakılmıştır, fakat buradaki dikkat çeken taraf aynı fiilleri Türkler yapınca gaddarlık olurken (krş. 4. bölümde özellikle II. Mehmet'le ilgili çözümlemeler) Hıristiyanlar yapınca bunun örtük bir kıvanma ve açık bir teşvik sebebi haline gelmesidir. Seçkinlikten sonra niteleme dozu daha da arttırılarak 70. sayfada bu kez "kellifelli Türk ordusu" tamlamasına rastlanır, buradaki olumluluk da gene söz konusu Türkler yenildiǧi içindir, yani Hıristiyanlar koskoca bir orduyu yenmiştir, dolayısıyla o ordudan daha üstündürler anlamı taşır. Sonraki sayfa bu kez "kellifelli Türk donanması" der ve maksadı bir önceki sayfadakiyle aynıdır. Bunu sayfa 72'deki "25 kadar topuyla birlikte 180 büyük Türk gemisi" izler ama dindaşları "kibar takımından Türkleri canları istediǧi gibi öldürdüǧü, yaǧmaladıǧı ve esir aldıǧı için" toplar ve kocaman gemiler gene maǧlubiyetin konusu olur.
Sayfa 73'te Türk kelimesinin bir terkibe sokulmayışı Türklerin çokça korkmalarına baǧlanır öyle ki "Tanrı onlara sert, bize merhametli davranmıştır".
82. sayfa ilk aşamada güçlü Türk, ikinci aşamada yer yer yenilmeye başlanan Türk imajından sonra bu kez "bunların iyi ve tecrübeli savaşçılar olduklarına kimse samimiyetle karşı çıkamaz" gibi bir hak teslimiyle birlikte onların da herkes gibi insan olduǧunu göstererek üçüncü bir aşamaya geçer. 83. sayfa ise bu üçüncü aşamanın tescili niteliǧindedir, burada 50 kuvvetli Türk'e yalın kılıç karşı duran tek bir Barbarossa ordusu askeri örneǧiyle metnin asıl amacı olarak gene teşvik ve tembih niyeti güdülmektedir. 115. sayfaya kadarki nötr anışlar 5. bölümde Türk'ün meziyetleri başlıǧında inceleneceǧinden burada ayrıca deǧinmiyorum.
Son olarak 120 ve 124. sayfalarda önünde "karşı" edatı olmasıyla ilintili görülebileceǧinden, 122. sayfada Türklerin üstün gördükleri veliler anlatıldıǧı ve ne kötülenecek ne yüceltilecek bir durum söz konusu olmadıǧından, bir sonraki sayfadaysa dualarının zaten boşa çıktıǧı belirtildiǧinden herhangi bir sıfat veya adlandırmaya rastlanmamaktadır. 131. sayfa kitabın son bölümünü teşkil eden topluca duanın başlangıcı olup burada geçen Türk kelimesinin önünde pejoratif sıfat yoktur, takip eden sayfadaysa gene Tanrı'ya yakarış ve duayla ilgili olduǧundan münasip kaçmayacak bir ifadede bulunmaktan imtina edildiǧi göze çarpmaktadır.
5. Türk'ün Meziyetleri
Yukarıda eserin büyük kısmını kaplayan olumsuz Türk nitelemelerini örnekleriyle ayrıntılandırdıktan sonra şimdi Giriş bölümünde belirtildiǧi üzere metin çözümlemesinin ikinci düzlemini oluşturan, inceleme nesnesinde küçük bir alan işgal etse de eserin geneli açısından kayda deǧer özellikler barındıran olumlu sıfat ve adlandırmalara yer verilecektir. Eser boyunca Türk'ün gerçi yer yer olumlu kimi özelliklerden söz edilir ama bunlar bir önceki bölümün son kısmında da gördüǧümüz üzere aslında düşman üstünden kendini yüceltme amacı güderler. Bununla birlikte özellikle 101-115 sayfaları arasında "Türklerin dinsiz imansız kuralları her ne kadar cehennem örsünde dövülmüşse bile" onlarda öyle bir şey vardır ki "biz Hıristiyanları utançtan kıpkırmızı eder" (s. 101) diyerek Türklere bakıp örnek alınması gereken meziyetlere yer verilir. Bunun önemi 17. yy/da Türk'e dışarıdan bakışın aǧırlıklı olarak her ne kadar son derece kötü ve tahkir edici yönlerini barındırsa da eserin "azılı düşmanı" anlamaya dönük çabalar da içermesi, bu sayede bir karşılaştırma unsuru da barındırmasındandır. Her defasında önce Türklerin örnek bir davranışı anılır, Hıristiyanlar onlara kıyasla zemmedilir ama sonrasında Türkleri örnek almaları gerektiǧi, nitekim kendi tarihlerinde de pek çok azizler ve peygamberlerden görüldüǧü üzere bunun nice numunelerinin olduǧu kaydedilir.
Peki Türkleri (1. bölümü hatırlayarak Türk denince Müslüman'ın anlaşıldıǧını unutmayalım) bin seneden fazla başlarına bela eden ne olmuştur? Onlarda olup Hıristiyanlarda eksik kalan nedir? Bu sorulara aranan yanıtlar okuduǧunuz makale açısından son derece deǧerlidir.
Abraham a Sancta Clara'ya göre Türkler Hz. Muhammed'e Tanrı deǧil peygamber diye taparlar. Tanrı kelamını yerdeki kaǧıtta görseler eǧilip hürmetle kaldırırlar:
Türkiye'ye5 seyahat eden kimse yerde tek parçacık kaǧıt bulamayacaktır, yerde en ufak kaǧıt parçası bile görseler temennayla ve huşuyla yerden kaldırırlar [...] sebebi [...] Tanrı adının çokça yazıldıǧı kaǧıdın yerde durmaya veya ayaklar altında çiǧnenmeye layık olmayışıdır, (s. 101)
Demek ki Hıristiyanlar utanmalı, Türkleri örnek almalı, Tanrılarına ve kitaplarına aynı hürmeti göstermelilerdir çünkü anlaşılan Türkleri şimdiye dek başarıya ulaştıran sebeplerin başında bu gelmektedir. Aynı hürmeti tapınaklarına da sunarlar:
Buralara gitmeden önce her defasında tüm vücutlarını tertemiz yıkarlar, hatta içerideyken de öylesine disiplin ve mukaddes bir edeple davranırlar ki öksürmeye veya arındırıcı çıkarmalara [tükürmek] bile tahammül gösterilmez; [...] terbiyesizce gevezelik eden çıksa cemaatin kızgın laflarıyla tapınaktan derhal kovulur, adamakıllı bir de para cezasına çarptırılır, (s. 103-104)
Vücutlarını yıkamaktan maksadın aptes ritüeli olduǧu anlaşılmaktadır. Hıristiyanlar da tıpkı Türkler gibi mabetlerine tertemiz girmeli, oraları "yol geçen hanına" (s. 104) çevirmemelidirler. Türkler öksürmekten bile kaçınırken Hıristiyanlar aǧızlarına olmadık pis laflar almaktadırlar.
Türkler her ne kadar barbar diye görülse de yukarıda sayılan dinî meziyetleri yanında fakir ve muhtaçlara da "son derece merhametlidirler" (s. 106). Muhammed adı yukarıda hemen her geçişinde olumsuz bir sıfatla nitelenmişken burada tıpkı bir üst bölümün son kısmında aǧırlıklı olarak gözlemlediǧimiz işlevle gerçi herhangi bir niteleme yakıştırılmaksızın anılır ama anılmasının ardından gelen "dalalete sapmış inançtan olsalar" da (s. 107) ibaresiyle Sancta Clara bir Hıristiyan vaizi olarak bu dine baktıǧı konumu berkitir. Bununla birlikte Muhammed'in buyruklarına uyan Türkler onun "herkes elindekine göre sadaka vermelidir" (s. 107) talimatına "canla başla" sarılıp "nice hastaneler kurmakla kalmaz", bu hastanelere aynı zamanda "vakıflarla ebediyen gelir" de temin ederler. Buralara (vakfiye ve külliyeler kastediliyor olsa gerektir) gelenler "üç gün ne ihtiyaçları varsa" görülerek aǧırlanırlar. Üstelik sadece insanlara deǧil "akılsız hayvanlara" da merhametlidirler, yollara yiyecekler bırakırlar ki "havada uçan mini mini kuşlar yemek yiyebilsinler" (s. 107). Hıristiyanların bu "gayrihıristiyanlardan" işte bu merhameti öǧrenmeleri şarttır: "Şu halde sadaka vermeyi Türklerden öǧren" (s. 110).
Bir diǧer dinî meziyetleri haftalarca katı bir oruç tutmalarıdır, "gün doǧumundan batımına dek aǧızlarına hiçbir şey sürmezler, hatta tarlalarda çalışanlar bile yazın en hararetli sıcaǧında bir damlacık suyla bile serinlemezler", Hıristiyanlarsa kendi oruçlarını öyle istisnalarla esnetmişlerdir ki "sudaki balık" (s. 114) gibidirler, yani orucun getireceǧi yoksunluk şöyle dursun bolluk içindedirler.
Bu dinî ve sosyal meziyetlerinin yanında Türkler "acayip adalet meraklısıdırlar" (s. 110)6. Onların iyiliǧi ödüllendirip kötülüǧü cezalandırdıklarını belirten yazar OsmanlIların adalet erdemini anlatan bir başka kitaba uzun bir atıfla "Türkler hiçbir haksızlıǧı cezasız bırakmaz" (s. 110) diyerek falakadan idama kadar türlü türlü cezalarını teker teker sayar. Adalet erdemini elbette yalnız cezadan ibaret görmez. Ona göre "kötülüǧün cezalandırıldıǧı yerde, hiç şaşmaz, kamu refaha erer" (s. 111). Ayrıca sadece ceza deǧil mükafat da olmalıdır, nitekim "adaletin öbür unsuru iyiliǧin ödüllendirilmesidir", (s. 112) Bununla ilgili küçük bir bilgiyi kitabın ortalarında paylaşır, Türk imparatorunun kızlarıyla evlendirilenlerin nicesi sıǧır çobanlıǧı yaparken savaştaki meziyetleri ve kahramanlıklarıyla yüksek mevkilere getirilmişlerdir (krş. s. 84). Oysa Hıristiyanlardaki durum bunun tam tersidir, öyleyse Türklere bakıp örnek almalıdırlar. Türklerde savaş tanrısı Mars'takine benzer "cengaverce cesaret" (s. 112) büyük mükafatla karşılanır. Üstelik Türkler herkesi "liyakatine göre" (s. 113) ölçerler.
Acayip adalet meraklısı olmaları gibi aynı zamanda "acayip ölçülülük meraklısıdırlar, tuz, sarımsak, ekmek ve ekşi süt [yoǧurt kastediliyor olabilir] buldular mı midelerinin istediǧi borç ödendi demektir" (s. 113). Yolculukta sıcak yemeǧi umursamaz, gene meyve ve yoǧurtla geçinirler. "Ortadaki toprak çanaktan" yer, yemek bitince kalan suyunu da içerler. "Domuz eti, kaplumbaǧa, salyangoz ve sair haram yiyecekleri" (s. 115) yemek nedir bilmedikleri gibi "şarap da Müslümanlara zaten yasaktır" (s. 113). Gene Hıristiyanlarda durum tersidir, ölçülülük nedir bilmediklerinden Türkleri kendilerine örnek almalıdırlar.
Türklerin dinî olanları başta gelmek üzere sosyal ve hukuki meziyetleri böylece sıralanmaya devam ederken Sancta Clara onların şans oyunlarından kaçınmak gibi daha nice "övgüye layık adetleri" olduǧundan bahseder ve meseleyi epey uzatarak muhataplarını şüpheye düşürmemek için olsa gerek listeyi bitirir ve anlatma gerekçesini tekrar hatırlatır, Türkleri örnek almalıdırlar zira Tanrı, kitabında karınca ve sair akılsız hayvanattan bile ders almayı tembihler (s. 115). Demek ki kitabın başından beri sayılan aǧır sıfatlara raǧmen Tanrı buyruǧuna uyup düşmandan dahi bir şeyler öǧrenmek gerekir. Nitekim Tanrı Hıristiyanların kötülüǧünü cezalandıracak "kamçı" (s. 123) olarak Türkleri yollamıştır.
6. Sonuç
Abraham a Sancta Clara'nın kapıdaki Türk tehlikesine karşı Hıristiyanları birleşmeye çaǧırdıǧı eserinde göze ilişen ilk olgu Türk ve Müslüman/Muhammedî kelimelerini anlamdaş kullanmasıdır. Bu anlamda en başta Müslümanların peygamberini tanıtırken onca ayrıntıyı anması ve son derece aǧır sıfatlar yakıştırmasının daha sonra o ve onun milletiyle bir tutacaǧı Türklere takacaǧı ad ve sıfatların peşrevi olduǧunu tespit ettik. Bu demektir ki Hz. Muhammed için söylenen sözler özellikle Türklerin inancının çürüklüǧünü göstermek bakımından mensup oldukları dinin önderi üzerinden kendilerine de sirayet etmektedir.
Sıfat ve adlandırmalar bir kez Türk'le aynı baǧlamda, onu tarif etmek amacıyla kullanılınca daha sonra geçtikleri yerlerde bir daha ayrıca Türk denmesine gerek bırakmayacak bir işlevlilik ortaya koymaktadırlar. Bu bakımdan sözgelimi barbar veya sülük dendiǧinde, yırtıcı hayvanlardan veya bunların yırtıcılık özelliǧini vurgulayan pençe, diş gibi parçalarından söz edildiǧinde artık bunun Türk olduǧunu açıkça söylemek gerekmez.
Kitap hiç şüphesiz ki kapıya dayanmış düşmana karşı yazılmıştır. Bununla birlikte Sancta Clara'nın Giriş bölümünde de deǧinildiǧi üzere kullandıǧı son derece canlı ve hararetli dil, tespit edebildiǧim kadarıyla düşmanlık/barbarhk/tiranlık sözleriyle metinde 59 kez geçmektedir. Buna gerek hayvanlarla ilgili, gerek dinî anlamda gerekse de yepyeni türetmeler eşliǧinde teşkil edilen adlandırmalar dâhil edildiǧinde metnin düşmanlık temasını işleyen tek bir sayfası bile olmayacaǧı sanısı oluşur. Ne var ki 5. bölümün gösterdiǧi üzere Türklerin meziyetlerinden uzun uzadıya bahsedilmiştir.
Türklerin meziyetlerini hem de böylesine övücü ve ayrıntılı örneklerle, üstelik azılı düşmanları kapılarına dayandıǧı sırada açık yüreklilikle anlatabiliyor olması asırlardır başlarına bela olmuş bu "kan emici sülüǧe" karşı bile nispeten cesaretli bir hamledir. Ne iyi ne kötüden bahsederken yazar-vaizin sözlerinin doǧruluǧunu yanlışlıǧını tartışmak elbette bu makalenin amacı deǧildir, gelgelelim aralarına nifak girmiş Hıristiyan cemaatleri düşman karşısında birleştirme gayesiyle yazılmış bir metinde düşmanın meziyetlerinden bahsedilebilmesi gene de takdire deǧer görülebilir. Bununla birlikte yazar-vaizin derdi tabii ki Türklere güzelleme yapmak deǧil her ne kadar kana doymaz, barbar, tiran, köpek vs. gibi olumsuz vasıflar taşısalar da Tanrı buyruǧuna uyarak onlardan bile ders alınması gerektiǧini göstermektir.
47-51. sayfalar arasında padişahlar gaddarlıklarıyla anılırken en çok Hıristiyan öldüren, en zalim ve kan emici sıfatlarını hak ederken sözgelimi Sultan Selim (Yavuz) daha ziyade doǧuya sefer düzenlediǧinden kötülenmez, hatta hakkında birkaç cümleden fazlası söylenmez. Bu da Hıristiyanların canını en çok yakan Fatih'in gaddarlıkta en üste oturtulduǧu, Yavuz gibilerininse aşaǧılarda yer aldıǧı bir skala oluşmasına, hatta Hıristiyanları kesen Beyazıt'ı (Yıldırım) durdurduǧu için Timur'un gene Türk olmasına raǧmen yüceltilmesine varan bir yaklaşım sergilenmesine yol açar. Öbür yandan IV. Murat da gerçi tirandır ama fırsat bulamadıǧından ötürü Hıristiyanlara pek tiranlık edememiştir, bundan dolayı ona ve Sultan İbrahim'e herhangi bir sıfat yakıştırılmaz. Demek ki Türk'ün kötülüǧünün salt Hıristiyanlıǧa zararı oranında deǧeri olduǧu ortadadır.
Türklerin zafer nişanesi olarak kesip yanlarında payitahta götürdükleri beş bin burun gaddarlık diye nitelenirken sözgelimi 1492 yılında Hıristiyanların kazandıǧı muharebede "Türk kellelerinin çok sayıda arabaya yüklenip Macaristan'daki krala hediye" (s. 69) niyetiyle yollanması herhangi bir pejoratif ifade sarf edilmeksizin olaǧan bir şey gibi anlatılmakta, yaklaşık bir asır sonra benzer bir olayda ise "ortalıǧın Türk cesedinden geçilmemesi" ne kadar korktuklarına delil sayılmaktadır. Öyleyse metnin meselesi gaddarlıǧın kendisi deǧil kimin gaddarlık yaptıǧıdır, denebilir.
Son olarak Türk adının herhangi bir sıfat veya ad tamlaması içerisinde anılmadıǧı pek çok yer dikkat çektiǧi için böyle nötr bir kullanımın amacının ne olabileceǧini ele alan 4. bölümden elde edilen bulgular göstermektedir ki Türk tek başına kullanıldıǧında bile ya aynı ya izleyen cümlede olumsuz bir adlandırmaya rastlanmaktadır. Yanına olumlu sıfat geldiǧi baǧlamlara bakınca anlaşılan, bu olumluluǧun onları yenen Hıristiyanları yüceltme amacı taşımasıdır. Ender birkaç yerdeki olumlu sıfatlar ise Hıristiyanların onları örnek alması gerekliliǧine işaret eder. Dolayısıyla gene buna benzer bir niyetle yazılmış 5. bölümdeki özel durum bir kenara bırakıldıǧında Türk ve Muhammedi adlarının hemen istisnasız olumsuz baǧlamda kullanıldıǧı göze çarpmaktadır.
17. yüzyılın son yarısında Kutsal Roma-Germen Imparatorluǧu'ndaki en büyük ve ünlü vaizin tamamıyla Türkler üzerine inşa ettiǧi bu metinde yaratılan Türk imgesi o günün insanının komşu ülke sakini Türklere bakışının son derece vahşi bir zeminde kurgulandıǧını göstermektedir.
Metin çözümlemesinden elde edilen bu sonuçların sosyal bilimlerin başta tarih pek çok dalında kullanılıp yeni çalışmalara da malzeme oluşturması umulmaktadır. Özellikle kitapta geçen tarihî olay ve kişilerle ilgili anlatılanların tarihçi perspektifinden deǧerlendirilmesi, anlatılanların saǧlaması yapılarak dikkat çekici veriler saǧlayabilecektir. Ayrıca Sancta Clara'nın diǧer metinlerine bakıp karşılaştırma yapmak da ilginç sonuçlar doǧurabilecektir.
Sidebar
Footnote
References
Kaynakça
Bitter, G., (1997). Predigt VIII. Theologische Realenzyklopädie, Bd. 27. G. Müller (Haz.). Walter de Gruyter.
Collective, (2006). "Nero". Britannica Concise Encyclopedia, (s. 1344-1345). Encyclopedia Brittanica, Inc.
Dostojewskij, F., (1998). Der Idiot [Budala]. Fischer Taschenbuch Verlag.
Goethe, J. W. v.; Schiller, F. (1987). Der Briefwechsel zwischen Schiller und Goethe. Staiger, E. (Haz.). Insel Verlag.
Liliencron (Freiherr v.), R., (1912). "Megerlin". Allgemeine deutsche Biographie. (Cilt 21, s. 178-181). Historische Commission bei der königl. Akademie der Wissenschaften. (Haz.). Verlag von Ducker & Humblot.
Sancta Clara a, A., (1883). Auf Auf Ihr Christen. Verlag von Carl Konegen.
Schiller, F., (1993). "Wallenstein". Dramen I. Wiese, B. v.; Koopmann, H. (Haz.). Winkler Verlag München.
Vanesa, К., (1953). "Abraham a Sancta Clara". Neue Deutsche Biographie 1. (s. 21-22). http://www.deutsche-biographie.de/-html
Wurzbach, C., (1867). "Megerle". Biographisches Lexikon des Kaisertums Österreich. (Cilt 17, s. 252-262). Verlag der к. k. Hof- und Staatsdruckerei.